Sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki birçok çağrı merkezinin en önemli problemlerinden birisi staff turnover (çalışan devinimi); yani şirkette çalışmakta olan kişilerin işten ayrılmasıdır. Basitçe bakıldığında; turnover iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi çağrı merkezinden ayrılan kişiler ve firmanın yollarını ayırmak istediği kişiler; ikincisi ise çağrı merkezinden firma içinde diğer birimlere geçiş yapmış olan kişiler. Bunların hesaplarının ayrı tutulması, çağrı merkezleri için sebep sonuç ilişkisi kurmak açısından çok önemlidir. Örneğin; yıllık turnover’ın toplamda %35 olduğu bir yerde; %15 firma içi terfi ve atamalar olabilir ki; bu durum %35’in tümünün “dışarıya kaybedildiği” durumdan daha az kritiktir.
Turnover hesaplamasında birkaç farklı yöntem kullanılabilir ancak en yaygın tavsiye edilen formül şu dur: [ay içinde ayrılan kişi sayısı / (ay başındaki çalışan sayısı + ay sonundaki çalışan sayısı) /2]. Bir örnek vermek gerekirse; ay içinde ayrılan kişi sayısı 10 ve ay başındaki kişi sayısı 400, ay sonundaki 394 ise; aylık turnover 10 / 397 = %2,5 olacaktır. Turnover yukarıdakinden başka şekillerde de hesap edilebileceği için kıyaslama (benchmark) yaparken formülün ne olduğuna dikkat etmek gerekir.
Türkiye’de turnover oranları özellikle bankacılık sektöründeki çağrı merkezlerinde nispeten düşük olmasına rağmen, özellikle outsource segmentte ve Anadolu’da yüksek seyretmektdir. Çağrı merkezi sektöründe turnover oranları (yıllık) %15 gibi son derece düşük ve başarılı oranlardan, %100’lerin üzerine kadar çıkan geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. %100 turnover demek; 500 kişilik bir çağrı merkezinin fiili olarak her yıl yenilendiği anlamına gelmektedir!.
Yüksek turnover çağrı merkezleri için gerçek bir baş belasıdır. Bunun birkaç gerekçesi;
O halde ne yapmak gerekiyor? Aşağıda çağrı merkezinde turnover ile mücadele için 10 taktik bulabilirsiniz:
Klasik döngü şu dur: Mutlu ve memnun çalışanlar, mutlu ve memnun müşteriler yaratılar. Yani önce çalışan memnuniyetini ve sadakatini gözetmek gerekir. Kalabalık ve genç bir nüfusa sahip olan çağrı merkezlerinde bu yapılması o kadar da kolay bir iş değildir. Planlı, sürekli ve sistematik bir düzen içinde yapılması gerekir. Olumlu bir çalışma ortamı ve açık iletişim platformu yaratmak, gelişmiş yönetim metotlarını uygulamak bir gecede olacak şeyler değildir.
Ancak çalışan devinim oranları (staff turnover) makul seviyelere çekebilen başarılı çağrı merkezleri çalışanlarının şirkete olan sadakatine etki eden faktörleri iyi bilirler ve insan kaynaklarını mutlu ve sadık kılmak için sürekli çaba sarfederler. Y kuşağını motive eden, güdüleyen sebepleri araştırır bunları “doyurmak” için gereken bütçe varsa (parti yapmak, prim vermek gibi) bu bütçeyi de üst yönetimden alırlar.
Yüzlerce kişinin çalıştığı yerlerde en önemli faktörlerden biri etkili iletişimdir. İletişim insanların doğru yere odaklanmasını sağlayan en önemli silahtır. İletişim eksikliği ise düşük moral, yanlış anlamalar, karmaşa ve sonunda işten ayrılmalara yol açar. Çalışanlarını sadık kılmak için gerekenleri iyi araştırıp sonrasında bunları uygulamaya alanlar, yani iyi ve pozitif iklim yaratanların işleri hep daha kolay olmuştur.
Aslında çağrı merkezleri çalışanlara farklı birçok kariyer fırsatı sunuyor. Sadece operasyon birimi içinde dikey geçiş / terfi değil, bir Agent için yatay geçiş yapabileceği de birçok alan bulunmaktadır (kalite, raporlama, planlama vb). Çalışanları şirkette tutan en önemli sebeplerden birisi de, hedeflerini gerçekleştirebilme imkanlarını “görebilmeleridir”. Herkes terfi etmek, ilerlemek ister. Burada asıl konu şirketler içinde terfi / kariyer sisteminin nasıl ele alınması gerektiğidir:
Kişi ilgili pozisyona atandıktan sonra birçok yönetici o kişiden süratle süper sonuçlar üretmesini bekliyor. Bu çok kritik ve yanlış ele alınan bir konu. Örneğin; bir Agent değerlendirme merkezi çalışması sonunda Takım Liderliğine terfi etti. Bu kişi halen bir “adaydır”; diğer deyişle TL olduğu andan itibaren iyi bir TL olmak için çaba sarf eden bir adaydır. Eski Agent arkadaşlarını yönetmek, Müdürünü anlamak ve yönetmek, verileri anlamak, sistemi tanımak gibi konularda henüz birçok problemle mücadele etmektedir. Bu kişiye gerekli desteği ve özellikle araçları (koçluk nasıl yapılır, veriler nasıl okunur, liderlik nedir, geri besleme nasıl verilir, rol model nasıl olunur vb) vermeden “denize atmak” turonverı kesinlikle olumsuz etkileyecektir.
Diğer şartlar uygun olsa bile, bir kişinin yaptığı işe olan ilgisini yitirmesine veya hevesinin kırılmasına yetecek bir konu da kötü hedef sistemidir. Doğru hedeflerin (KPI – anahtar performans göstergeleri) konulması ve hedef yaklaşımının prim ve ücret sistemi ile ilişkisinin doğru kurulmuş olması gerçekten önem taşıyor. Agent’ların birçoğu (Y jenerasyonun da tipik bir karakteristiği olarak) başarılı sonuçlara ve dolayısıyla primlerine süratle ulaşmak istiyor. Performans sistemindeki yanlışlıklar sebebiyle işten ayrılan Agent’lar (ve Takım Liderleri) var. Sistemde yapılan en tipik hatalar şunlar oluyor:
Sonuç olarak çalışanlarınız koydukları emeklerinin karşılığını maddi ve manevi olarak görmek isterler. Çağrı merkezleri gibi çok kalabalık ortamlarda hedef sistemlerinin iyi kurgulanmış olması bu bakımdan daha da önem taşıyor zira iyi ve kötü performansı ayırt etmek burada küçük / orta ölçekli şirketlere göre daha zordur. Agent’larımız hem taktir edilmek, hem de eforlarının karşılığını mali olarak almak isterler. Alamadıklarında da sistemi olan inançları kaybolur.
Occupancy terminolojisinde bir çelişki var. Occupancy; bir kişinin masasında bulunduğu süre içinde (mola vb zamanlar atıldıktan sonra kalan) ne kadar süre çağrıda geçirdiği (konuşma süresi: talk time) ve çağrı sonrası iş (aftercallwork time) yaptığıdır. Örneğin; bir kişi molası, vardiya planına uyumsuzluğu, eğitim süresi vb zamanları düşüldükten sonra o gün 440 dakika masasında olmuş ise ve bu sürede toplamda 280 dakika talk ve 20 dakika ACW yapmış ise bu kişinin occupany oranı 300/440 = %68 olacaktır (%32 available). Occupancy’nin Türkçe’de iki karşılığı bulunuyor; doluluk veya verimlilik. (bizde genelde verimlilik, bazı yerlerde de üretim denilir). Burada bir çelişki ortaya çıkıyor; verimlilik ne kadar yüksekse genelde o kadar iyidir. Bazı kesim üst yönetim / sermayedar bunu üst seviyelere taşımak için türlü yöntemlere başvururlar. Kişilerin çağrı almak üzere hazır olarak beklediği süreyi (occupancy’nin tersi, yani available / ready süresi) kafaya takarlar. Bu sürede Agent’larına “birşeyler” daha yaptırmak için yanıp tutuşurlar. (nihayetinde sermayedar kişinin available süresinin de parasını vermektedir ama karşılığını alamamaktadır). Bu yöntemler; available sürede Agent’a outbound telesatış çağrısı göndermekten (sistem tarafından), mail yanıtlatmaya, form doldurtmaya kadar uzanır.
Gerçek şudur ki; Agent’ların molalarının dışında available sürelerine de ihtiyaçları vardır. Bu sürede “nefes almaktadırlar”, diğer çağrıya kendilerini hazırlarlar. Bu sürelerde de “birşeyler daha” yaptırılmaya mahkum edilen Agent’lar “yanmaya” başlar. Yani evet; sermayedar tarafından bakınca “verimlilikleri” yüksektir ancak onlar açısından bakıldığında “dolulukları” tavan yapmıştır. Böylece işten ayrılmalar başlar. Diğer yandan available süresinde birşey daha yaptırılmasalar da çağrı merkezinde yer alan iki dünyada da dolulukları şu sebeple fazla olabilir :
Nihayetinde yaşanabilir bir doluluk oranı hepimizin hakkıdır. Üst üste zor çağrıları karşılamak durumunda olan veya satış yapmaya çalışan Agent’ların hele ki kesinlikle haklardır. Bu hak verilmeyince onlar da diğer yollara başvururlar (turnover ve benzeri).
Burada kastedilen vardiya planlarıdır. İşler kötüye gitmeye başladığı zaman (kuyrukta bekleme arttığında veya satış hedefleri tutmadığında) ilave işgücü süratle devreye alınamayınca fazla mesailer devreye girmeye başlar. Birçok Agent şirketin bu zor durumunu anlar ve anlayış gösterir ancak bunun belirli bir limiti vardır. Bazı yerlerde fazla mesai bir yaşam biçimi olmuştur ki; bu da turnover’ı ciddi olarak tetikleyen bir faktördür.
Takım Liderleri nedense (nedenleri malum gerçi) takımlarındaki kişilerle ilgilenmeye veya onları geliştirmeye hep gerektiğinden daha az zaman ayırırlar. Halbuki Agent’ların gelişimlerini tamamlamak için en fazla ihtiyaç duydukları kişi onlardır. En fazla gereksinim duydukları konu da kendileri ile alakadar olunması ve performansları, işe uyumları ile ilgili düzenli feedback verilmesidir. Birinci yöneticilerden bunun eksikliğini hisseden Agent’lar süratle bir “boşluğa” düşer ve belirli arayışlara yönelir.
Türkiye’de çağrı merkezlerinde yapılan çalışan memnuniyeti araştırmalarına bakıldığında “arkadaşlık” ve anlayış içinde bir çalışma / arkadaşlık ortamına önem yurtdışındakilere nazaran çok daha fazla veriliyor. Kabaca bakıldığında üçte bir zamanımız iş yerinde geçiyor. İstanbul gibi yoğun trafikli yerlerde ise bu daha da fazla (servisi de işten sayarsak). Yoğun bir tempoda çalışan ve çoğunun belki ilk iş yeri olan Agent’lara enerji veren, motive eden bir dekorasyon, rahat edecekleri ve rahatlayabilecekleri dinlenme ortamları yaratmak gerekiyor (bir çağrı merkezinin dinlenme salonuna wallboard koyduğunu gördüm. Kuyruk varken Agent’ın çay boğazına düğümleniyordu). Birbiri ile olmayı seven, konuşabilen, birlikte olabilen, birlikte partilere giden, oynayan, dertleşen gerçek “ekiplerin” motivasyonu da, iş sonuçları da ve doğal olarak işe bağlılıkları da yüksek oluyor.
Turnover’ı engelleme / azaltma amaçlı birçok toplantıya katıldım ve genelde her yönetici iyi niyetli şekilde sorunun bir tarafından tutmaya çalışıyor. Turnover’ı düşürmek yukarıda sayılanların tek biri veya birkaçı ile genelde çözülebilecek bir konu değildir. Genellikle iyi bir işe alım ve eğitimin, iyi bir performans sisteminin, iyi bir çevrenin, olumlu bir arkadaşlık ortamının, kariyer imkanlarının tümünün bir çıktısıdır. Her firmada bunların ağrılığı / önemi farklıdır ve durum o firma gerçeklerine göre ele alınmalıdır. Kimi yerde çevre şartlarını iyileştirmek radikal etki yaparken, diğer yerlerde kariyer imkanlarının olmayışı büyük tıkanıklık yaratmaktadır. Sorunun “bir yerinden tutmak” değil, “bütünsel olarak” yaklaşmak en hızlı çözümü de beraberinde getirecektir.